Aynaya bakın. Gördüğünüz kişi, doğuştan gelen bir planın mı eseri, yoksa hayatın yonttuğu bir heykel mi? Yetenekleriniz, korkularınız, tutkularınız… Bunların ne kadarı genetik mirasınız, ne kadarı yaşadıklarınızın bir sonucu? Bu sorular, psikolojinin en temel ve en uzun soluklu tartışmasının kalbinde yer alır: Bizi biz yapan şey doğa mı, yoksa çevre mi?
Bu, bir tarafın genetik mirasımızı (doğa) savunduğu, diğer tarafın ise deneyimlerimizi ve yetiştirilme tarzımızı (çevre) öne çıkardığı asırlık bir tartışmadır. Ancak modern psikoloji bize gösteriyor ki, bu bir savaş değil, karmaşık bir ortaklık; bir dans. Gelin, bu büyüleyici ortaklığın nasıl işlediğini birlikte inceleyelim.
İki Tarafı Tanıyalım: Doğa ve Çevre Kampları
Doğa (Nature) Kampı: Genetik Mirasımız
Bu görüşe göre, davranışlarımızın ve kişiliğimizin temelinde biyolojik ve genetik faktörler yatar. Göz rengimiz veya boyumuz gibi fiziksel özelliklerimizin genlerimiz tarafından belirlendiği gibi, zeka, kişilik özellikleri (dışa dönüklük, nevrotiklik gibi) ve hatta bazı psikolojik rahatsızlıklara (şizofreni, depresyon, anksiyete bozuklukları gibi) olan yatkınlığımızın da önemli bir genetik temeli vardır.
Bu, kaderimizin genlerimizde yazılı olduğu anlamına gelmez. Daha çok, genlerimizin bize belirli bir potansiyel veya yatkınlık sunduğu anlamına gelir. Örneğin, genleriniz size 1.90 boyunda olma potansiyeli verebilir, ancak çocukluğunuzda yetersiz beslenirseniz (çevresel bir faktör), bu potansiyele asla ulaşamayabilirsiniz. Genlerimiz, hayat senaryomuzun ilk taslağını yazan yazarlardır; ancak bu taslağın nasıl bir filme dönüşeceği başka faktörlere de bağlıdır.
Çevre (Nurture) Kampı: Yaşamın Dokunuşu
Bu görüş ise, filozof John Locke’un öncülük ettiği “boş levha” (tabula rasa) fikrine dayanır. Buna göre, doğduğumuzda zihnimiz boş bir sayfadır ve tüm deneyimlerimiz, yani çevre, bu sayfayı doldurarak bizi şekillendirir. Bu “çevre” kavramı oldukça geniştir:
- Doğum öncesi ortam: Annenin hamilelikteki stresi, beslenmesi veya maruz kaldığı toksinler bile bebeğin gelişimini etkiler.
- Aile: Ebeveynlerimizin yetiştirme tarzı (otoriter, demokratik vb.), bize gösterdikleri sevgi, kurduğumuz bağlanma ilişkileri kişiliğimizin temelini atar.
- Kültür: İçinde büyüdüğümüz toplumun bireyciliği mi yoksa toplulukçuluğu mu vurguladığı, utanç ve suçluluk gibi duygulara nasıl yaklaştığı, kimliğimizi derinden etkiler.
- Sosyal çevre: Ergenlikte arkadaşlarımızın etkisi (akran baskısı), okuldaki öğretmenlerimizin tutumu, yaşadığımız mahallenin sosyoekonomik durumu.
- Kişisel deneyimler: Yaşadığımız travmalar, büyük başarılar, aşık olmak, bir yakınımızı kaybetmek gibi hayatı değiştiren olaylar.
Bu görüşe göre, hayat senaryomuzun son halini veren, kurgusunu yapan ve filmi çeken yönetmen, çevredir.
Modern Bakış Açısı: Bu Bir Savaş Değil, Bir Dans
Modern psikoloji, bu sorunun ‘ya o ya da bu’ şeklinde sorulmasının yanlış olduğunu söyler. Asıl mesele ‘hangisi’ değil, ‘nasıl’ olduğudur. Doğru soru şudur: “Doğa ve çevre, bizi şekillendirmek için nasıl bir etkileşime girer?”
Bunu bir piyano analojisiyle düşünebiliriz:
- Doğa (Genler): Size verilen piyanodur. Belki de kuyruklu bir konser piyanosu veya daha mütevazı bir duvar piyanosu. Bu, sizin genetik potansiyelinizdir.
- Çevre (Deneyimler): Piyanoyu çalan müzisyendir. En iyi piyanoya sahip olsanız bile, pratik yapmazsanız veya iyi bir öğretmeniniz olmazsa ortaya harika bir müzik çıkmayabilir. Öte yandan, daha mütevazı bir piyanoyla bile, tutku ve pratikle harikalar yaratılabilir.
Yani, genleriniz size belirli bir potansiyel sunar, ancak bu potansiyelin ne kadarının ve nasıl ortaya çıkacağını büyük ölçüde çevresel faktörler belirler. Hatta daha da karmaşık bir şekilde, bazen genlerimiz bizi belirli çevrelere yönlendirir. Örneğin, doğuştan dışa dönük bir çocuk, sosyal ortamlara girmeye daha istekli olacak ve bu da onun sosyal becerilerini daha da geliştirecektir.
Epigenetik: Çevrenin Genler Üzerindeki Notları
Son yıllarda bu etkileşimi anlamamızı sağlayan devrim niteliğinde bir alan ortaya çıktı: Epigenetik. Epigenetik, çevresel faktörlerin (stres, beslenme, travma gibi) DNA dizilimini değiştirmeden, genlerin “ifadesini” nasıl değiştirebildiğini inceler.
Bunu devasa bir kütüphane gibi düşünün. DNA’nız, sahip olduğunuz tüm kitaplardır (genler). Epigenetik ise bu kütüphaneyi yöneten dinamik bir sistemdir. Yaşadığınız deneyimler (stres, beslenme, öğrenme), bazı kitapların (genlerin) altını fosforlu kalemle çizerken (‘bu önemli, sesini aç’), bazılarının üzerine ‘şimdilik okunmasın’ etiketi yapıştırır veya bazılarını tamamen kilitli bir dolaba kaldırır. Örneğin, stresli bir çocukluk geçirmek, ileriki yaşlarda strese bağlı hastalıklarla ilgili genlerin üzerine “sesini aç” etiketi yapıştırabilir.
Psikologlar Bu Sırrı Nasıl Çözüyor?
Peki bilim insanları bu karmaşık dansı nasıl çözüyor? Doğa ve çevrenin rollerini birbirinden ayırmak için, adeta doğanın kendi hazırladığı iki mükemmel deneyden yararlanırlar:
- İkiz Çalışmaları: Tek yumurta ikizleri (monozigotik), DNA’larının %100’ünü paylaşır. Çift yumurta ikizleri (dizigotik) ise normal kardeşler gibi DNA’larının ortalama %50’sini paylaşır. Psikologlar, özellikle doğumdan sonra ayrılıp farklı ailelerde büyümüş tek yumurta ikizlerini inceleyerek genetiğin gücünü araştırırlar. Ünlü “Jim İkizleri” vakasında, doğumda ayrılan ve 39 yıl sonra bir araya gelen ikizlerin aynı marka sigara içtikleri, arabalarının modelinin aynı olduğu, hatta tatillerini aynı plajda geçirdikleri gibi inanılmaz benzerlikler gösterdiği bulunmuştur. Bu, genetiğin ne kadar güçlü olabileceğinin bir kanıtıdır.
- Evlat Edinme Çalışmaları: Evlat edinilmiş bir çocuğun özellikleri, onu yetiştiren evlat edinen ailesiyle mi (çevre), yoksa hiç tanımadığı biyolojik ailesiyle mi (doğa) daha çok benzeşiyor? Bu tür karşılaştırmalar, genetik ve çevresel etkileri ayrıştırmak için paha biçilmezdir. Örneğin, bir çocuğun biyolojik ailesinde şizofreni öyküsü varsa (genetik risk), ancak sevgi dolu ve destekleyici bir ailede büyürse (koruyucu çevre), bu hastalığın ortaya çıkma olasılığı önemli ölçüde azalabilir.
Bu çalışmaların ezici çoğunluğu, neredeyse tüm psikolojik özelliklerin hem genetik hem de çevresel faktörlerin bir ürünü olduğunu göstermektedir.
Sonuç olarak, bizler ne tamamen genlerimizin kuklasıyız ne de çevrenin şekillendirdiği boş levhalarız. Bizler, biyolojik mirasımız ile hayat yolculuğumuzdaki deneyimlerin sürekli ve dinamik bir etkileşiminin birer sonucuyuz. Peki siz kendi hayatınıza baktığınızda, hangi özelliklerinizin piyanodan, hangilerinin piyanistten geldiğini düşünüyorsunuz?
Gelecek Yazı: Duyum ve Algı: Dünyayı Zihnimizde Nasıl İnşa Ederiz?
Kaynakça ve İleri Okuma
- Plomin, R. (2018). Blueprint: How DNA Makes Us Who We Are. MIT Press.
- Ridley, M. (2003). Nature Via Nurture: Genes, Experience, and What Makes Us Human. HarperCollins.

