Okullarda silahlı şiddet, erken sinyaller ve ebeveyn-eğitimci olarak yapabileceklerimiz üzerine
Şanlıurfa’da bir lise. Ertesi gün Kahramanmaraş’ta bir ortaokul. İki gün, iki farklı şehir, iki farklı profil: biri okuldan uzaklaştırılmış 19 yaşında eski bir öğrenci, diğeri hâlâ o okulun 8. sınıfına devam eden 14 yaşında bir çocuk. Haberleri okuduğumuzda ilk tepki genellikle aynı oluyor: “Nasıl olur? Kimse fark etmedi mi? Hiç işareti yok muydu?”
Bu soruların cevabı, pek çok vakada aynı yönü gösteriyor: İşaretler vardı. Her zaman.
Bu yazı, o işaretleri nasıl okuyabileceğimiz üzerine. Ebeveyn olarak, eğitimci olarak, bir çocuğun hayatında “güvenli yetişkin” olabilecek herkes olarak.
Tek tip fail profili yok — ama örüntüler var
Okul saldırıları gündeme geldiğinde ilk refleks, bir profil oluşturmaya çalışmaktır: “İşte böyle biri yapıyor bunu.” Uluslararası literatür bu reflekse ihtiyatla yaklaşıyor. Araştırmalar, saldırganların yaş, sosyoekonomik köken, akademik başarı ve sosyal özellikler açısından büyük farklılıklar gösterdiğini ortaya koyuyor. Yani “böyle birini” gördüğünüzde tanıyacaksınız varsayımı, çoğu zaman işe yaramıyor.
Ama bu, hiçbir şey bilmediğimiz anlamına gelmiyor. Profil olmasa da örüntü var. Risk faktörleri var. Ve bu risk faktörlerinin bir arada bulunması, dikkat gerektiren bir tablo oluşturuyor.
Araştırmalarda tekrar eden örüntüler şunlar: sosyal izolasyon ve yalnızlık, zorbalığa maruz kalma ya da reddedilme deneyimleri, duygusal sıkıntıyı ifade etme güçlüğü, depresif belirtiler, dürtü kontrolünde zayıflık, şiddet içerikli materyallere yoğun ilgi ve önceki kitlesel saldırılara hayranlık. Bunların hiçbiri tek başına alarm işareti değildir. Ama bir arada, ve özellikle davranışta ani bir değişimle birlikte görüldüklerinde, çok daha dikkatli bakılması gereken bir tablo ortaya çıkıyor.
Leakage: söylenmek istenen ama duyulmayan şeyler
FBI’ın okul şiddeti üzerine yürüttüğü araştırmaların baş isimlerinden Mary Ellen O’Toole, incelediği neredeyse her vakada aynı şeyi gördüğünü söylüyor: Saldırıdan önce mutlaka bir şeyler sızdırılmış. Buna literatürde “leakage” deniyor — bir nevi bilgi kaçağı. Saldırgan, ne yapacağını önceden anlatmış. Bazen doğrudan, bazen sembolik olarak.
Bu sızıntı bazen sosyal medyada bir paylaşım oluyor, bazen arkadaşa söylenen bir cümle, bazen çizilen bir resim ya da yazılan bir metin. Kahramanmaraş saldırısında soruşturma, saldırganın profil fotoğrafı olarak 2014’te ABD’de kitlesel saldırı gerçekleştiren Elliot Rodger’in görselini kullandığını ortaya koydu. Bu, tesadüfi bir seçim değildir — bu bir ilgi alanının, bir hayranlığın, bir özdeşleşmenin iziydi.
O’Toole, leakage’ın iki farklı kaynaktan beslenebileceğini söylüyor: Bazen heyecanın dışa vurumu, bazen farkında olmadan bir yardım çığlığı. Her iki durumda da mesaj aynı: Bu kişi, bir şeyler taşıyor. Ve taşıdığı şeyi çevresindeki biri duymuş olsaydı, tablo değişebilirdi.
Sızıntının en sık görüldüğü yer, akranlar arasıdır. Öğretmenin bilmediğini öğrenciler genellikle biliyor.
Neden arka arkaya? Bulaşma etkisi
İki saldırının art arda yaşanması, bir tesadüf değil. Literatürde buna “contagion effect” — bulaşma ya da kopyalama etkisi — deniyor. Kitlesel şiddet olaylarının medyada yoğun biçimde yer bulmasının ardından, benzer eylemlerin gerçekleşme olasılığı istatistiksel olarak artıyor. Araştırmalar, en yüksek risk döneminin ilk 13 gün olduğunu gösteriyor.
Mekanizma, sosyal öğrenme teorisiyle açıklanıyor: İnsan davranışı gözlemle öğrenilir. Medya bir model sunar; savunmasız ve bu modele yatkın bireyler bu modeli içselleştirebilir. Columbine saldırısının ardından bugüne kadar en az 32 saldırganın, o iki genci referans gösterdiği ya da ilham kaynağı olarak andığı belgelenmiş. Elliot Rodger da bu zincirin bir halkası. Ve Kahramanmaraş’taki 14 yaşındaki çocuk, o zincirin Türkiye’deki uzantısına tutunmuş görünüyor.
Bu, medyanın haberi yapmaması gerektiği anlamına gelmiyor. Ama nasıl haber yaptığı kritik öneme sahip. Saldırganın adını, fotoğrafını ve motivasyonunu ön plana çıkaran habercilik; tam da saldırganların aradığı şeyi — görünürlüğü ve ünü — sunuyor. Araştırmacıların medyaya önerisi net: Saldırganı değil, kurbanları ve kurtarıcıları görünür kılın.
Risk faktörleri: alarm değil, sinyal
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Risk faktörlerini bilmek, bir çocuğa “sen tehlikelisin” gözüyle bakmak için değil, “sen zorlanıyorsun, bunu görüyorum” kapısını açmak için kullanılmalı.
Ebeveyn ve eğitimciler için dikkat edilmesi gereken değişimler şunlar: Sosyal geri çekilme — arkadaşlarından uzaklaşma, yalnız geçirilen zamanın belirgin biçimde artması. Davranışta ani dönüşüm — önceden uyumlu ya da sakin olan birinin öfkeli, tahrişe duyarlı hale gelmesi ya da tam tersine tuhaf bir sakinliğe bürünmesi. Şiddet içerikli materyallere yoğun ilgi — önceki saldırılar, saldırganlar, silahlar. Kendi değersizliğine dair ifadeler — “kimse umursamıyor,” “bir önemi yok,” “bir gün hepsine göstereceğim.” Okul ya da akranlarla ilgili yoğun şikayetler ve biriken öfke.
Bu sinyallerden biri bile tek başına sizi harekete geçirmeyebilir. Ama birkaçı bir arada görünüyorsa ve bu çocukla gerçek bir ilişkiniz varsa, o ilişkiyi kullanmanın tam zamanıdır.
ARAŞTIRMANIN ORTAYA KOYDUĞU
Okul saldırısı vakalarının neredeyse tamamında, saldırıdan önce en az bir kişi — çoğunlukla bir akran — bir şeyler biliyordu. Ve büyük çoğunluğunda bu bilgi bir yetişkine iletilmedi.
Engel genellikle “ihbar etmek istemiyorum” hissi ya da “abartıyor olabilirim” düşüncesiydi.
Koruyucu faktörler: elimizde ne var?
Şimdiye kadar konuştuklarımızın ağırlığını hissediyorsanız, bu bölüm biraz nefes aldırabilir. Çünkü araştırmaların gösterdiği en güçlü koruyucu faktör, çok karmaşık değil: Çocuğun hayatındaki bir yetişkinle gerçek bir ilişkisi olması.
Araştırmalar, okuldaki yetişkinlerle olumlu etkileşimin arttıkça sorunlu davranışların azaldığını gösteriyor. Ve tersi de doğru: İncelenen okul saldırısı vakalarında evrensel olarak ortaya çıkan tek ortak faktör, saldırganın öğretmenlerle ilişkisinin son derece zayıf ya da kopuk olmasıydı.
Bu, eğitimci için somut bir anlam taşıyor: Bir çocuğun adını bilmek, onu duyduğunuzu hissettirmek, sınıfta görünmez olmadığını göstermek — bunlar küçük jestler gibi görünür. Ama psikolojik açıdan büyük bir anlam taşır. “Burada beni gören biri var” hissi, yalıtılmışlığın tam tersidir.
Ebeveyn içinse farklı bir boyut var: Çocuğunuzun dijital dünyasını tanıyor musunuz? Hangi içerikleri tüketiyor, hangi topluluklara dahil, kimlerle konuşuyor? Bu bir gözetim değil, bir ilgi meselesi. “Ne izliyorsun, ne okuyorsun, seni en çok ne heyecanlandırıyor?” soruları, çocuğun dünyasına açılan kapılardır. Ve bazen o kapıdan geçtiğinizde, sandığınızdan çok farklı bir dünyayla karşılaşabilirsiniz.
Olayın yaşandığı okulda: ilk günler nasıl geçmeli?
Bir okulda böyle bir şey yaşandığında, o binanın içindeki herkes — öğrenciler, öğretmenler, yöneticiler, temizlik görevlisi — travmatik bir deneyimin içinden geçiyor demektir. Bu kişilere verilecek destek, olayın hemen ardından başlamalı ve haftalarca, bazen aylarca sürmeli.
DSÖ ve travma alanının önde gelen kuruluşlarının geliştirdiği Psikolojik İlk Yardım (PİY) çerçevesi, bu tür anlarda temel rehber niteliği taşıyor. PİY’in özü basit görünüyor ama uygulaması özen istiyor: Güvenlik hissini yeniden tesis etmek, sakinleştirmek, bağlantı kurmak, öz-yeterliliği desteklemek ve profesyonel desteğe köprü oluşturmak.
Pratikte bu şu anlama geliyor: Okulun mümkün olan en kısa sürede — ama hazır olmadan değil — yeniden açılması, fiziksel ortamın güvenli hissettirmesi, öğrencilerin yas tutma ve konuşma için alan bulması, öğretmenlerin sınıfta “her şey normale döndü” performansı sergilemek zorunda kalmaması. Travma alanında önemli bir isim olan Bruce Perry, çocukların travmadan sonra yetişkinler gibi “işleme” yapamadığını hatırlatıyor. Sözcüklerle değil, ritimle, tekrarla, güvenli bedensel deneyimlerle iyileşiyorlar. Bu nedenle okula dönüş sürecinde rutinlerin korunması, yapının sürdürülmesi ve çocuğun tahmin edebileceği bir günlük akışın olması çok önemlidir.
Personel için ise göz ardı edilen bir gerçek var: Öğretmenler de etkilendi. Onların da desteğe ihtiyacı var. “Öğrencilerime güçlü görünmem lazım” baskısı, eğitimcilerin kendi travmalarını bastırmasına yol açabiliyor. Bu hem bireysel hem kurumsal düzeyde ele alınmalı.
YAPILMAMASI GEREKENLER
Olayı ayrıntılı biçimde tekrar tekrar anlatmak, özellikle küçük yaş gruplarıyla. Çocukları “ne hissediyorsun?” diye zorlayarak konuşturmaya çalışmak. “Artık geçti, güvendesin” gibi erken güvenceler vermek — güven yeniden inşa edilmeli, dayatılmamalı. Okul personelinin profesyonel destek almadan uzun süre tek başına taşıması beklenmemeli.
Haberi duyan herkes için: ikincil travma ve artan kaygı
Olayı doğrudan yaşamamak, etkilenmemek anlamına gelmiyor. Özellikle küçük çocukların ebeveyni için, “bu benim çocuğumun okulunda da olabilir” düşüncesi son derece gerçek ve meşru bir kaygı kaynağı. Araştırmalar, travmatik olayların yayın organlarında ve sosyal medyada tekrarlayan biçimde yer bulmasının, doğrudan olayı yaşamamış bireylerde de travma benzeri belirtiler oluşturabileceğini gösteriyor. Buna ikincil travmatizasyon ya da dolaylı travma deniyor.
Peki çocuklarda ne görülür? Okul kaygısının artması bunların başında geliyor. “Okula gitmek istemiyorum” diyen, karın ağrısı, baş ağrısı gibi bedensel şikayetler geliştiren, uyku düzeni bozulan çocuklar bu haberlerin ardından sıkça görülüyor. Perry’nin nörogelişimsel travma perspektifi burada devreye giriyor: Çocukların beyni, tehdit algısını yetişkinlere kıyasla çok daha geniş bir ağa yayıyor. Bir okuldaki olay, tüm okulları “tehlikeli” olarak kodlayabiliyor. Bu bir abartı değil, beynin koruma mekanizması.
Ebeveyn olarak yapılabilecek en değerli şey, haberi çocuğun yaşına uygun biçimde, sakin ve dürüst bir dille konuşmak. “Hiçbir şey olmadı” demek değil — çocuklar bunu zaten duymuştur. “Böyle kötü şeyler olabiliyor, ama sen güvendesin ve biz buradayız” demek. Bu dengenin kurulması, çocuğun beyin sistemini yatıştırmak açısından kritik. Bununla birlikte kaygı belirgin ve süreğen hale geldiyse — okula gitmeme, uyku sorunları, aşırı yapışkanlık — bu bir uzmanla konuşulması gereken bir tablodur.
Yetişkinler için de aynı söz geçerli: Haberleri sürekli takip etmek, olayın her ayrıntısını okumak, sosyal medyada dönen görüntülerle tekrar tekrar karşılaşmak — bunlar ikincil travmayı besliyor. Haber almak ile habere maruz kalmak arasındaki farkı korumak, bu dönemde kendi psikolojik sağlığınız için önemli bir eylem.
Paniksiz ama uyanık
Bu yazıyı kapatırken net olmak istediğim bir şey var: Bu satırları okuyan her ebeveyn ya da öğretmen, sınıfındaki ya da evindeki çocuğa şüpheyle bakmasın. Okul saldırıları, istatistiksel olarak nadir olaylar. Ama nadir olmaları, önlenemez oldukları anlamına gelmiyor.
Yapabileceğimiz şey, panik değil farkındalık. Şüphe değil, ilişki. Profil aramak değil, sinyalleri okumak. Ve en önemlisi: Çocuğun hayatında gerçekten orada olmak — özellikle her şey yolunda gibi göründüğünde bile.
Bir çocuk zorlandığında bunu her zaman söyleyemez. Ama çoğunlukla gösterir. Soru şu: Biz bakıyor muyuz?
Kaynaklar
O’Toole, M. E. (2000). The School Shooter: A Threat Assessment Perspective. FBI Academy.
Langman, P. (2015). School Shooters: Understanding High School, College, and Adult Perpetrators. Rowman & Littlefield.
Pescara-Kovach, L. & Raleigh, M. J. (2019). The contagion effect as it relates to public mass shootings and suicides. Journal of Threat Assessment and Management.
Perry, B. D. & Szalavitz, M. (2006). The Boy Who Was Raised as a Dog. Basic Books.
WHO & UNHCR (2011). Psychological First Aid: Guide for Field Workers. World Health Organization.
Frontiers in Psychiatry (2025). Sociodemographic and psychological characteristics of school shooters in the United States: a systematic review.
Journal of Pediatric Health Care (2022). School shooters: Patterns of adverse childhood experiences, bullying, and social media.
Umut Vakfı (2026). Türkiye Silahlı Şiddet Raporu 2025.

