İlişkilerde sindirme ve sosyal izolasyon üzerine
Bir ilişkinin başlarında her şey büyür. Dünya genişler, renkler biraz daha canlı görünür, hafta sonları öncekinden daha anlam taşır. Ama bazı ilişkilerde zamanla tam tersi bir şey olur. Dünya büyümez — küçülür. Fark edilmeden, yavaş yavaş, neredeyse izin vererek.
Önce “seninle daha fazla zaman geçirmek istiyorum” gibi gelir. Masum, hatta romantik. Sonra arkadaşlarla çıkılan akşamlar birer birer günceden düşer. Ailen “biraz mesafeli” olmaya başlar çünkü her ziyaret bir gerilime dönüşmüştür. İş arkadaşlarıyla öğle yemekleri “gereksiz” sayılır. Bir gün bakarsın ki etrafında sadece bir kişi vardır. Ve o kişi, bu tablo için hiç üzülmüyordur.
Bu yazı o tablonun nasıl oluştuğu üzerine.
Şiddet her zaman görünür olmak zorunda değil
Aile içi şiddet denince akla ilk gelen fiziksel olanıdır. Oysa sosyal psikolog Evan Stark, “Coercive Control” (Zorlayıcı Kontrol) adlı çalışmasında çok farklı bir örüntüye dikkat çeker: Bedensel iz bırakmayan ama özgürlüğü sistematik biçimde kısıtlayan davranışlar bütünü. Stark’a göre bu örüntünün en belirgin özelliklerinden biri, kişinin sosyal dünyasının adım adım daraltılmasıdır. Arkadaşlar, aile, iş çevresi — bağlar tek tek koparılır ya da zayıflatılır. Geriye bir tane kaynak kalır: ilişkideki diğer kişi.
Bu süreç genellikle bir plan dahilinde işlemez. Çoğu zaman onu uygulayan kişi de bunun farkında değildir. Ama sonuç aynıdır: Bir tarafın dünyası büyürken diğerininki küçülür.
Nasıl başlar?
Başlangıç noktası çoğunlukla kıskançlık ya da sahiplenme değildir — en azından öyle görünmez. “Seni çok seviyorum,” “seninle olmak istiyorum,” “o insanlar sana iyi gelmiyor” gibi cümleler, ilk etapta şefkatle karışık gelir. Uyarı işaretleri sevginin gölgesinde kaybolur.
Zamanla şekiller netleşir. Birinin ailesi “karışan insanlar” olarak tanımlanmaya başlar. Bir arkadaş “seni iyi etkilemiyor” diye nitelenir. Mesleki bir başarı, “onların seni manipüle etmesi” olarak yorumlanır. Her dış bağ, ilişkinin içinde bir tehdit unsuruna dönüştürülür.
Ve yavaş yavaş diğer taraf kendini açıklamak zorunda hisseder. Nereye gittiğini, kiminle konuştuğunu, ne kadar süre geçireceğini. Önce açıklıyor, sonra savunuyor, en sonunda vazgeçiyor. Çünkü her seferinde çıkan tartışma, gidilen yeri ya da görülen kişiyi anlamaz hale getirir.
İki ben olmadan ilişki olmaz
Psikiyatrist Murray Bowen, sağlıklı ilişkinin temel koşulunu “diferansiyasyon” — yani iki ayrı benliğin varlığını koruyarak ilişki kurabilmesi — olarak tanımlar. Buna göre kişi, yakın olduğu birine karşı hem bağ hissedebilmeli hem de ayrı bir “ben” olarak var olmaya devam edebilmelidir. Bu iki şey birbirinin zıddı değildir; aksine, sağlıklı yakınlığın olmazsa olmaz koşullarıdır.
Sindirme dinamiğinde ise bu denge bir taraf lehine bozulur. Bir kişinin benliği merkezde kalır, büyür, belirleyici olur. Diğerininki ise giderek daha az yer kaplar. Tercihler, görüşler, ilişkiler — hepsi zamanla diğerinin gölgesinde şekillenir. “Sen olmadan ben yokum” cümlesi, romantik bir bağlılık ifadesi gibi duyulur; ama içinde, zaman içinde inşa edilmiş bir psikolojik yalnızlığın izini taşır.
Bu noktada şunu sormak gerekir: Bir kişi “ben olmadan sen yoksun” koşulunu bilerek mi yaratır? Her zaman değil. Ama sonuç değişmez.
Dans değişmeden adımlar değişmez
Psikolog Harriet Lerner, ilişkileri bir dansa benzetir. Her iki taraf da adımlarını öğrenir ve sistem kendini tekrar eder. Birinin adımı değiştiğinde diğeri huzursuz olur — çünkü dans bozulmuştur. Sistem, tanıdık olan her şeye geri dönmek için baskı uygular.
Bu metafor, sindirme dinamiğini anlamak için özellikle yararlıdır. Çünkü burada sorun yalnızca “kötü” davranan bir kişi değildir; aynı adımların yıllarca tekrar edildiği bir sistemdir. Ve o sistemde küçülen taraf da dans etmeyi öğrenmiştir: Kaçınarak, susarak, uzaklaşarak ya da tersine her şeyi onaylar hale gelerek.
Bu yüzden “neden daha önce bir şey söylemedin?” sorusu çoğunlukla yanlış sorudur. Çünkü söylemek de dansın bir parçasıdır ve sistem her seferinde aynı tepkiyle yanıt vermiştir.
Normalleşme en büyük tuzak
Sindirme dinamiklerinin en yıkıcı özelliklerinden biri, zamanla olağan görünmeye başlamasıdır. İçinde yaşayan kişi için başlangıç noktasını hatırlamak giderek zorlaşır. “Zaten o insanlar bizi sevmiyordu,” “aileme her zaman mesafeli davranırdım,” “arkadaşlarımla ilişkim zaten iyi değildi” gibi açıklamalar, dışarıdan bakıldığında yeniden yazılmış bir tarihin izlerini taşır.
Psikolojide buna bazen “gaslighting” denir: Kişinin kendi algısına, hafızasına ve deneyimine olan güveninin sistematik biçimde sarsılması. “Öyle bir şey olmadı,” “sen çok hassassın,” “bunu kafana takman için bir neden yok” — bu cümleler tekrarlandıkça kişi, kendi gerçekliğinden de kopuk hale gelir.
Ve işte o noktada yalnız kalmak, seçilmiş bir yalnızlık gibi görünür. Oysa değildir.
Farkındalık bir kapıdır
Bu yazıyı suçlayan bir dille bitirmek istemedim. Çünkü bu dinamikler içinde hem sindiren hem sindirilen taraf, çoğunlukla kendi hikâyesini “böyle olması gerekiyor” diye okur. Birinin erken dönemde öğrendiği bir kontrol biçimi vardır, diğerinin sessiz kalmayı güvenli bulan bir geçmişi. İkisi de bir gün birbirini bulur ve dans başlar.
Ama farkındalık, dansın ortasında bile mümkündür.
Eğer hayatınızdaki ilişkilerin size genişlik mi yoksa darlık mı hissettirdiğini kendinize soruyorsanız, bu soru zaten bir şeylerin farkında olduğunuzun işaretidir. Eğer birine yakınlaştığınızda çevrenizin inceldiğini görüyorsanız, bu tesadüf olmayabilir. Ve eğer “ben mi yanlış düşünüyorum” sorusunu sık sık soruyorsanız — o sorunun kendisi de bir veridir.
İlişkiler bizi büyütmeli. En azından küçültmemeli.
Kaynaklar
Stark, E. (2007). Coercive Control: How Men Entrap Women in Personal Life. Oxford University Press.
Bowen, M. (1978). Family Therapy in Clinical Practice. Jason Aronson.
Lerner, H. G. (1989). The Dance of Intimacy. Harper & Row.
