Önceki kuşaklardan sık sık aynı cümleyi duyuyoruz: “Gençler iş beğenmiyor.” Kısa, kesin, biraz da sitemli. Ama bu cümle, içinde gençlere yapılan büyük bir haksızlığı taşıyor.
Bugünün genci, daha çocukluğundan itibaren bir yarışın içinde. Sınavdan sınava koşuyor, gecesini gündüzüne katarak çalışıyor. Üstelik artık tek başına bir diploma da yetmiyor: bir yabancı dil bekleniyor — hayır, çoğu zaman iki; iyi derecede bilgisayar bekleniyor, sertifikalar, stajlar, “kendini geliştirmiş” olmak bekleniyor. Genç, kendisinden istenen yeterlilik listesini tamamlamaya çalışırken nefes alacak vakit bulamıyor.
Önceki kuşaklar da elbette zorluklar yaşadı; kimse bunu küçümsemiyor. Ama o kuşaklar, çoğu zaman özel bir uzmanlık ya da uzun bir yeterlilik listesi gerektirmeyen işlerle de bir hayat kurabildiler. İş sahibi oldular, ev sahibi oldular, evlendiler, çocuk büyüttüler, birikim yaptılar. Elleri taşın altındaydı, evet — ama taşın altına elini koyan biri, karşılığında bir şeyler kurabiliyordu.
İşte sorun burada başlıyor. Önceki kuşaklar, sanki dünya hâlâ kendi gençliklerindeki gibiymiş gibi bugünün gencini değerlendiriyor, yargılıyor. Oysa oyunun kuralları çoktan değişti; onların ellerindeki kılavuz artık bu araziye uymuyor. Aynı yolu tarif ediyorlar, ama yol artık oradan geçmiyor.
Çünkü o eski, güvenilir denklem bozuldu: “İyi bir okul, iyi bir üniversite, iyi bir yaşam.” Bir zamanlar bu formül işliyordu; artık işlemiyor. En üst düzeyde yeterliliklere sahip olmak bile çoğu zaman iş bulmanın, para kazanmanın kapısını aralamıyor. Herkese “şu anahtarı yontarsan bu kapı açılır” dendi; gençler yıllarını o anahtarı yontmaya verdi — ama kapı, o anahtara artık yanıt vermiyor.
Ve gençler bunun farkında. Belki de en acı yanı bu. Çaba harcamanın karşılığını göremeyince, çaba harcama isteği de sönüyor. Kolay yoldan para kazanma vaatlerinin peşine düşmeleri tembellikten değil; onlara verilen sözün tutulmamasından. İnsan, emeğinin karşılıksız kaldığını defalarca gördüğünde emekten soğur. Bu bir karakter kusuru değil, kırılan bir sözleşmenin çok insani sonucu.
Bir yanda “günümüz insanı” olmak için karşılaması gereken, sürekli yükselen standartlar; diğer yanda hayatın acı gerçekleri. Bu ikisinin arasında sıkışan gencin payına yetersizlik duygusu, suçluluk ve kaygı düşüyor. “Yeterince çalışmadım”, “bir eksiğim var”, “benden bir şey olmayacak”… Oysa eksik olan çoğu zaman genç değil, gencin içine doğduğu denklem.
Bütün bunların sonunda gencin elinde kalan tek şey, çoğu zaman hayalleri oluyor. Ve tam da bu yüzden, gençlerin hayallerini çalan politikalar çok tehlikeli. Çünkü hayal, insanı geleceğe bağlayan son iptir; umut, yarına tutunmanın adıdır. Bir gençten hayalini, umudunu, hayattan beklentisini aldığınızda yalnızca bir kişiyi değil, bir toplumun üzerinde durduğu zemini çatlatmış olursunuz. Umudu tükenen bir gençlik, o toplumun kendi geleceğini kaybetmesi demektir.
Gençler iş beğenmiyor değil. Gençler, kendilerine verilen sözün tutulmasını bekliyor. Ve bunu istemek, beğenmemek değildir; sadece adil bir dünya istemektir.

