Bir şehirde doğarsın. Büyürsün. O şehir, sen farkında bile olmadan senden bir parça olur: ailen, akrabaların, arkadaşların; mahallenin köşesindeki, adını bilmesen de yüzünü tanıdığın esnaf; her gün yürüdüğün, gözlerin kapalı bulabileceğin sokaklar. Bir yere ait olmak, işte bu görünmez bağların toplamıdır. Sen onları taşımazsın; onlar seni taşır.
Sonra büyürsün. Üniversite ya da iş için ayrılırsın şehrinden. Yeni bir şehir, yeni yüzler, yeni bir çevre. Başlangıçta bu bir macera gibidir. Ayrılığın aslında uzun bir ayrılık olduğunu, çoğu zaman çok sonra anlarsın.
Yıllar geçer. Bir gün, kendi şehrinden koptuğunu hissedersin. Döndüğünde onu bıraktığın gibi bulamazsın: bazı yerler yıkılmış, yıkıntıların üzerine yeni binalar dikilmiş, tanıdık köşeler başka bir şeye dönüşmüş. Sanki yeni şehir, senin anılarının üzerine inşa edilmiş gibidir. Hafızandaki sokak hâlâ orada durur, ama ayağının bastığı sokak artık o değildir. Geçmişini saklayan mekân ortadan kalkınca, insan biraz da kendi geçmişine yabancılaşır.
Sadece taşlar değil, insanlar da değişir. Geride kalanlar, senin bıraktığın gibi kalmamışlardır. Onlar da yollarına devam etmiş, yaşlanmış, dönüşmüşlerdir. Ama sen, içinde onların hep aynı kalmasını beklersin — sanki gittiğin gün onları bir fotoğrafta dondurmuşsun da, döndüğünde o fotoğraftan çıkıp seni karşılayacaklarmış gibi. İlişkiler de böyledir. Bir zamanlar her şeyi paylaştığın insanlarla aranda önce fiziksel bir mesafe açılır; sonra o mesafe sessizce duygusal bir mesafeye dönüşür. Çünkü paylaşılan bir bugün olmadan ilişki yalnızca geçmişten beslenir; ve geçmiş, her gün biraz daha uzağa çekilir.
Ama en zor görülen değişim, senin kendi değişimindir.
Şehir değişti dersin, insanlar değişti dersin. Peki ya sen? Sen de o yıllar içinde farklılaştın, yaş aldın, başkalaştın. Ne var ki bunu fark etmek en zor olanıdır; çünkü insan kendisiyle her an birliktedir. Bir saatin akrebine bakıp da kımıldadığını göremezsin; ama başını çevirip bir süre sonra tekrar baktığında, yol aldığını anlarsın. Kendi değişimimiz de öyle sessiz, öyle sürekli akar ki, onu ancak eski bir yüz, eski bir sokak, eski bir fotoğraf karşısında irkilerek fark ederiz. Belki de şehrine yabancılaşmadın; ikiniz birlikte, ama ayrı ayrı değiştiniz. Kimsenin suçu yok; sadece hayat, herkesi kendi yönüne akıttı.
Peki bu yükü hangisi daha kolay taşır — gidenler mi, kalanlar mı? Bilmiyorum. Kalanlar belki değişimi yavaş yavaş, fark etmeden yaşarlar; bu yüzden kayıpları görünmez olur. Gidenlerse şehri sıçramalarla değişmiş bulur; her dönüş, biriken bütün değişimi bir anda yüzlerine çarpar. Ama sanırım ikisi de aynı şeyi kaybeder — sadece farklı hızlarda. Değişim kimseyi affetmez; gitmek, onu yalnızca daha görünür kılar.
Aslında özlediğimiz, çoğu zaman bir yer değildir. Bir zamandır. Memleket hasreti dediğimiz şey, bir şehre değil; o şehirde yaşadığımız bir ana ve o anı yaşayan o eski “ben”e duyulan hasrettir. İşte bu yüzden geri dönemeyiz: çünkü ne o su aynı sudur, ne de nehre giren aynı insan. Aynı şehre iki kez girilmez.
Yine de bir teselli var. Yıkılan binaların, dönüşen sokakların, uzaklaşan yüzlerin ötesinde, içimizde taşıdığımız bir şehir vardır — olduğu gibi, bıraktığımız gibi. Dışarıdaki şehir yıkılabilir; ama anılarımızdaki o şehri hiçbir buldozer yıkamaz. Belki de asıl memleket artık orada değil, bizdedir. Ve oraya, ne zaman istersek dönebiliriz.

