Sessizliğin Söylediği

Bazı insanlar ilişkilerinde doğrudan tepki vermez. İncinir, kırılır, öfkelenir — ama bunu söze dökmez. Bunun yerine sessizce, yavaş yavaş geri çekilirler. Odada hâlâ oradadırlar; ama artık orada değildirler. Soğuk bir mesafe, açıklanmayan bir uzaklık…

Peki neden söylemezler?

Çünkü söylemek onlar için tehlikelidir. İçlerinde, çok eskiden öğrenilmiş bir cümle taşırlar: “Ben tepki verirsem karşımdaki ya kızacak ya da beni görmezden gelecek.” Bu, o kişinin yıllar önce, ilk ilişkilerinde öğrendiği bir derstir. Kendini ifade ettiğinde büyük bir öfkeyle karşılaşmış ya da hiç duyulmamıştır. İki durumda da varılan sonuç aynıdır: konuşmak işe yaramaz, hatta zarar verir.

Böylece kendini ifade etme yolu kapanır. Kişi ilişkide istediği yeri kuramaz, rahatsızlığını dile getiremez; getirse bile çabası karşılıksız kalır. Etkisiz kaldıkça geriye tek bir yol kalır: soğuk bir geri çekilme, kendini esirgeme. Sessizlik, konuşamayanın son sözüdür. Aslında bir şey söylemektedir: “Görüyor musun, ne kadar incindim?” Ama bu cümle hiçbir zaman yüksek sesle söylenmez — söylenmediği için de duyulmaz.

Sonuç, iki taraf için de kötüdür.

Geri çekilen kişi bekler: “Bakalım anlayacak mı bana ne yaptığını.” Karşısındaki ise şaşkındır: “Ben ne yaptım da böyle uzaklaştı?” İkisi de aynı odadadır, ikisi de acı çeker, ama aralarında bir sessizlik duvarı vardır. Kimse kimseyi duymaz. İlişki, çoğu zaman hiç konuşulmamış bir meselenin ağırlığı altında sessizce sona erer.

Peki bu nasıl değişir? İki tarafa da ayrı ayrı bakalım.

Geri çekilenin karşısındaki kişi için: O küçük çekilmeleri fark edebilmek çok şey değiştirir. Sessizliğin büyümesini beklemeden, telaşsız ve sakin bir şekilde “bir şey mi oldu?” diye sorabilmek; asıl önemlisi, bir tepki geldiğinde onu anlayışla karşılayabilmek. Çünkü o kişi, hayatı boyunca konuştuğunda kötü bir şey olacağını öğrendi. Konuştuğunda kötü bir şey olmadığını görmesi gerek. Bir kez değil, defalarca. İşte o zaman, çok yavaş da olsa, içindeki eski model yerini yenisine bırakmaya başlar. Ama dürüst olalım: bu uzun sürer. Ve bunu bir ilişkinin içinde, kendi kırgınlıklarını da taşırken yapmak hiç kolay değildir.

Geri çekilen kişi için: Sessizlik güvenlidir, ama bedeli ağırdır. Susarak korunursun, ama susarak da yalnız kalırsın. Ve en acısı: söylemediğin için anlaşılmazsın; anlaşılmadığın için de “zaten anlamazlardı” inancın doğrulanmış olur. Yani sessizlik, korktuğun şeyi kendi elinle gerçekleştirir. Bu döngüden çıkmak, ilk küçük cümleyi kurabilmekle başlar: “Bu bana dokundu.”

Bir de işin karanlık tarafı var. Bazıları, karşısındakinin sessizliğini bir üstünlük olarak okur: “Bana cevap veremiyor, demek ki üstteyim.” Bu, kendi ihtiyacını doyuran ama diğerini yok sayan bir bakıştır. Ve ilişkiyi onarılamaz biçimde çürütür.

Aslında bütün bunların altında çok temel bir insanlık hâli yatıyor: Çoğu zaman kendi içimizde yaşıyoruz. Karşımızdaki insanın içinde neler olup bittiğini gerçekten fark edemiyoruz. Daha da fenası, içimizdeki hazır kalıpları doğrulayacak ilişkilere yöneliyoruz. “İnsanlar zaten böyledir” diyebilmek için. Susan kişi, kendisini duymayacak birini seçer; sonra duyulmadığını görüp haklı çıkar. Böylece herkes, en korktuğu sonucu kendi eliyle üretir ve buna kader der.

Belki de yapabileceğimiz en cesur şey şudur: Karşımızdakinin sessizliğini bir boşluk değil, bir cümle olarak duymaya çalışmak. Ve kendi sessizliğimizi, bir kez olsun, kelimelere emanet etmek.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir