Hep Bir Adım Önde yazısının kapak görseli

Hep Bir Adım Önde

Can’ın bir mesajına iki saattir cevap gelmemiştir. Karşı taraf belki toplantıdadır, belki telefonu sessizdedir. Ama Can’ın zihninde hikâye çoktan yazılmıştır: “Sıkıldı benden. Zaten belliydi.” Akşam, karşı taraf neşeyle “Kusura bakma, çok yoğundum” diye yazdığında, Can soğuk ve kısa bir cevap verir. Birkaç gün sonra ilişkiyi bitiren de o olur.

Otuz beş yaşındaki Can’ın hayatı benzer vedalarla doludur. Bir iş yerinde yöneticisinin tavrının biraz değiştiğini hissettiğinde, kimse ona bir şey söylemeden istifa etmiştir. Bir arkadaş grubunun bir buluşmasına çağrılmadığında, o gruptan sessizce çekilmiştir. Çevresindekiler bazen şaşırır: “Neden gitti? Biz onu seviyorduk.”

Can’a sorarsanız cevabı hazırdır: “Kimseye muhtaç değilim. Beni istemeyen yerde durmam.”

Döngünün halkaları

Can’ın ne yaptığına bakalım. Sürekli işaret arar: bir ses tonundaki değişiklik, geç gelen bir mesaj, ertelenen bir buluşma. Belirsiz her durumu reddedilmenin habercisi olarak okur. Ve karşı taraf ona bir şey söylemeden, önce kendisi gider. Gururla, dimdik.

Can’ın beklentisi şudur: “Eninde sonunda bırakılacağım. Önce ben gidersem acısı daha az olur.” Bu beklenti, Can’a gitmeyi bir kontrol biçimi olarak sunar. Bırakılmak çaresizliktir; bırakmak ise en azından bir seçimdir.

Başkalarının ona nasıl karşılık verdiğine bakalım. Can’ın aniden soğuması karşısındakini şaşırtır, kırar. Kimisi peşinden gitmeye çalışır, ama Can’ın duvarına çarpar. Kimisi de “Demek ki istemiyor” diye geri çekilir. Böylece Can’ın beklediği şey yine gerçekleşir: İnsanlar gerçekten gider. Ama bu kez, Can’ın kendi hareketinin bir karşılığı olarak.

Peki Can kendine ne yapar? Yalnızlığını gururla örter: “Kimseye ihtiyacım yok.” Her kaybı, insanların güvenilmez olduğuna dair yeni bir kanıt olarak hafızasına ekler. İçerideki özlem ise hiç konuşulmaz.

Bu döngü nereden geliyor?

Önce gitmeyi öğrenmiş insanların geçmişinde çoğu zaman öngörülemeyen ilişkiler vardır. Bir gün çok sevgi dolu, ertesi gün soğuk ve uzak bir ebeveyn. Ani ayrılıklar, açıklanmayan kayıplar, sevginin her an geri çekilebileceği bir ortam.

Böyle bir dünyada büyüyen bir çocuk, tetikte olmayı öğrenir. Her işareti okur, her değişikliği fark eder. Ve zamanla şu sonuca varır: “Beklemek çok acı veriyor. Önce ben uzaklaşırsam, en azından hazırlıksız yakalanmam.” Bu, o çocuk için anlamlı bir korunma biçimidir. Ama yetişkinlikte, güvenilir ve kalıcı olabilecek ilişkileri de daha başlamadan bitirir.

Seanslarda

Can’la çalışırken döngü seanslarda da kendini gösterebilir. Belki danışman bir seansı ertelemek zorunda kalır ve Can bunu bir işaret olarak okur. Bir sonraki seansta mesafeli, hatta biraz soğuktur. Belki de “Galiba artık ara verme zamanı” der. Bırakılmadan önce bırakmak, burada da tanıdık bir harekettir.

Süre sınırlı çalışmanın bitiş dönemi, Can gibi biri için özellikle anlamlıdır. Çünkü bitiş baştan bellidir ve birlikte planlanmıştır. Kimse kimseyi aniden bırakmaz. Belki Can, hayatında ilk kez bir ilişkinin sonuna kadar kalmayı, vedayı kaçmadan yaşamayı deneyimleyebilir. Neden Veda Ediyoruz? yazısında da anlattığım gibi, iyi bir veda başlı başına iyileştirici bir deneyim olabilir.

Belirsizlikte biraz daha kalabilmek

Can’ın öğrenmesi gereken şey, her işarete kayıtsız kalmak değildir. Duyarlılığı, insanları fark etme yeteneği aslında değerli bir özelliktir. Asıl mesele, belirsiz her anı kesin bir reddedilme gibi okuyup harekete geçmesidir.

Değişim çoğu zaman tahmin etmek yerine sormakla başlar: “Bugün biraz uzak gibiydin, aramızda bir şey mi var?” Bu soru, Can için gitmekten çok daha ürkütücüdür. Çünkü cevabı bilmeden beklemeyi, belirsizliğe katlanmayı gerektirir. Ama her sorduğunda Can şunu biraz daha keşfeder: Her sessizlik bir veda değildir. Bazen insanlar gerçekten sadece yoğundur. Bazen de kalırlar.

Bu yazıdaki Can gerçek bir kişi değildir. Pek çok insanın deneyiminde karşılaşılan örüntülerden damıtılmış, kurgusal bir karakterdir.