Bu yazı, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanının genel çerçevesine dair bilgiler içeriyor.
C. çalışmaz. Babasından kalan mirasla yaşar, günlerini İstanbul sokaklarında, Beyoğlu’nun kalabalığında, sinemalarda, kitapçılarda dolaşarak geçirir. Çevresindeki insanları küçümser: Hepsi aynı işe gider, aynı şeyleri konuşur, aynı hayatları yaşar. C. onlardan biri olmak istemez.
Ama C.’nin aylaklığı bir boşluk değil, bir arayıştır. O, bir kadını arar. Henüz tanımadığı, ama tanıdığında hemen bileceğine inandığı bir kadın: “o”. Kendisini gerçekten anlayacak, onu tamamlayacak, hayatına anlam verecek biri.
1959’da yayımlanan Aylak Adam, Türk edebiyatının en önemli modern romanlarından biri sayılır. Yalnızlığı, yabancılaşmayı ve ideal bir aşk arayışını çok çarpıcı bir biçimde anlatır.
İdeal olanın gölgesinde
C.’nin arayışında tanıdık bir döngü vardır. Hayatına giren kadınlarla bir süre yakınlaşır, onlarda “o”nun izlerini arar. Ama gerçek bir insan, zihindeki ideal figürle hiçbir zaman tam örtüşemez. Kadınların sıradan istekleri, gündelik hayatın ayrıntıları, C. için hayal kırıklığına dönüşür. Ve her seferinde arayış yeniden başlar.
Bu döngü, Emma Bovary’nin Bitmeyen Hayali yazısında anlattığım idealleştirme döngüsüne çok benzer. Ama C.’de bir fark var: Onun idealleştirmesi aynı zamanda bir korunma biçimidir. Kimse “o” kadar iyi olmadığı sürece, C. kimseye gerçekten yakınlaşmak zorunda kalmaz.
Küçümsemenin arkasında
C.’nin insanlara bakışında belirgin bir küçümseme vardır. Sıradanlığa, kalabalığa, düzene karşı derin bir öfke taşır. Bu tavır ilk bakışta bağımsızlık ya da özgünlük gibi görünür.
Ama ilişkilere dinamik bir gözle baktığımızda, küçümsemenin çoğu zaman bir kalkan olduğunu görürüz. Başkalarını küçük görmek, onlara ihtiyaç duymamayı kolaylaştırır. Ve ihtiyaç duymamak, hayal kırıklığına uğramamanın en garantili yoludur.
Döngünün halkaları
Ne yapıyor? İdealleştiriyor, arıyor, ama gerçek insanlara karşı mesafeli ve eleştirel kalıyor.
Ne bekliyor? Gerçek bir yakınlığın ancak kusursuz bir uyumla mümkün olacağını. Sıradan birinin onu anlayamayacağını, hatta onu yutacağını.
Başkaları ne yapıyor? Gerçek insanlar, C.’nin hayalindeki figüre benzemez. Kendi istekleri, kendi sınırları, kendi sıradanlıklarıyla gelirler. C.’nin mesafesi karşısında da çoğu zaman geri çekilirler.
Kendine ne yapıyor? Yalnızlığını bir seçim, hatta bir üstünlük olarak anlatır. Ama içinde, kimsenin onu gerçekten görmediği duygusu derinleşir.
Aylaklığın anlamı
C.’nin aylaklığı tembellik değildir. Toplumun ona sunduğu rollere, hazır kalıplara bir itirazdır. Bu itirazda haklı bir yan da vardır: Sıradan hayatın dayattığı boğucu beklentiler pek çok insanı da yorar.
Ama itiraz, bir ilişki kuramama hâline dönüştüğünde, döngü başlar. Belki de mesele, “o”yu bulmak değil, gerçek bir insanı kusurlarıyla birlikte görebilmek, ona ihtiyaç duyabilme cesaretini göstermektir.
İdeal olandan gerçek olana
Aylak Adam bize şunu sorar: Aradığımız kişi hiç var olmadıysa ne olur? Belki de mükemmel uyum yerine, iki kusurlu insanın birbirini zamanla tanıması, gerçek yakınlığın kendisidir.
İdealler bize yön verir. Ama bir ideal, gerçek ilişkileri sürekli küçük düşüren bir ölçüye dönüştüğünde, bizi yalnızlığa kilitler. C.’nin hikâyesi, bu kilidin içinden bakmanın ne kadar yalnız bir şey olduğunu çok güçlü bir biçimde anlatır.

