Bu yazı, Gustave Flaubert’in Madam Bovary romanının sonuna dair bilgiler içeriyor.
Emma, genç kızlığını bir manastır okulunda romantik romanlar okuyarak geçirir. O romanlarda aşk tutkulu, hayat parlak, kadınlar baş döndürücü serüvenlerin kahramanıdır. Sonra bir taşra doktoru olan Charles Bovary ile evlenir. Charles iyi niyetli, sevgi dolu, ama sıradan bir adamdır. Ve Emma’nın hayatı, okuduğu romanların hiçbirine benzemez.
Flaubert’in romanı o kadar güçlüdür ki, adı bir kavrama dönüşür: “bovarizm”. İnsanın kendini ve hayatını olduğundan başka türlü hayal etmesi, gerçek hayatı hep bir eksiklik olarak yaşaması.
Bir balonun gecesi
Romanın kilit sahnelerinden birinde Emma ve Charles bir markinin şatosundaki baloya davet edilir. Emma o gece, hayalini kurduğu dünyanın gerçekten var olduğunu görür: ışıltılı salonlar, zarif insanlar, başka bir hayat. Sonra eve, taşra kasabasının tekdüzeliğine döner. O gecenin anısı içinde bir yara gibi kalır. Artık hayatı yalnızca sıkıcı değil, yanlış bir yerdedir.
İdealleştirme ve hayal kırıklığı
Emma’nın döngüsü, umutla başlayıp hayal kırıklığıyla biten bir çemberdir. Her yeni şeye büyük bir umutla bağlanır: evlilik, ev dekorasyonu, sonra iki ayrı ilişki, sonra pahalı eşyalar. Her biri onu nihayet tamamlayacak şey gibi görünür. Ve her biri, gerçekliğe dokunduğu anda solar.
Rodolphe ile ilişkisinde kaçış hayalleri kurar; Rodolphe ise son anda onu bırakır. Léon ile ilişkisi de zamanla aynı tekdüzeliğe dönüşür. Borçlar birikir. Emma her seferinde boşluğu yeni bir umutla doldurmaya çalışır. Roman, bu döngünün trajik biçimde tükendiği bir sonla biter.
Döngünün halkaları
Ne yapıyor? İdealleştiriyor, hayal kuruyor, gerçek hayattan kaçış yolları arıyor.
Ne bekliyor? Doğru kişinin, doğru yerin, doğru eşyanın onu nihayet mutlu edeceğini. Gerçek hayatın hep başka bir yerde olduğunu.
Başkaları ne yapıyor? Gerçek insanlar, Emma’nın hayalindeki figürlerle hiçbir zaman boy ölçüşemez. Charles onu sever ama göremez. Bazıları da Emma’nın açlığını fark edip ondan yararlanır.
Kendine ne yapıyor? Hayatını ve kendini küçümser. Elindekine hiçbir zaman değer veremez. Her hayal kırıklığı, bir sonraki hayale daha sıkı sarılmasına yol açar.
Emma’yı yargılamadan
Emma’yı şımarık ya da sorumsuz biri olarak okumak kolaydır. Ama o, kadınlara son derece dar bir hayat alanı tanıyan bir dönemin içinde yaşar. Kendi hayatını kuramaz, kendi işini yapamaz, kendi yolunu seçemez. Belki de hayalleri, gerçek bir kendini gerçekleştirme imkânı olmadığı için bu kadar büyür.
Bu, bugün için de anlamlı bir ayrımdır: Bazen bitmeyen hayallerin arkasında gerçek bir kısıtlanmışlık vardır. Bazen de, gerçek hayatın sıradanlığına dayanamayan bir boşluk.
Elindekini görebilmek
Emma’nın hikâyesi bize şunu sorar: Ya aradığımız şey hiçbir zaman “orada” değilse? Ya mutluluk, bir sonraki ilişkide, bir sonraki şehirde ya da bir sonraki alışverişte değil de, şu anki hayatımızla kurabileceğimiz ilişkideyse?
Hayal kurmak güzeldir; hayaller bize yön verir. Ama hayal, gerçek hayatı görmemizi engelleyen bir perdeye dönüştüğünde, döngü başlar. Belki de değişim, hayalden vazgeçmekle değil, gerçeğe de biraz şefkatle bakabilmekle başlar.

