“Çocukluğumu konuşmak istemiyorum.” İlk görüşmelerde bu cümleyi sık duyarım. Bazen bir uyarı gibi söylenir: “Annemi babamı suçlamaya gelmedim.” Bazen de bir yorgunlukla: “Geçmiş geçmişte kaldı, ben bugünle ilgilenmek istiyorum.”
Bu kaygı çok anlaşılırdır. Psikolojik destek denince pek çok insanın aklına hâlâ aynı sahne gelir: bir divanda uzanan danışan, yıllarca süren seanslar, çocukluk anılarının tek tek kazındığı bir arkeoloji kazısı. Bu görüntü, psikanalizin erken döneminden kalma ama hâlâ çok güçlü bir imge.
Süre Sınırlı Dinamik yaklaşım ise geçmişe çok farklı bir yerden bakar.
Odak bugünde
Bu yaklaşımın merkezinde geçmiş değil, bugünkü ilişkileriniz vardır. Sizi zorlayan şey nedir? Hangi ilişkilerde, hangi anlarda tıkanıyorsunuz? İş yerinizde, yakın ilişkilerinizde, kendinizle kurduğunuz ilişkide tekrar eden döngü nasıl işliyor?
Seanslarda konuştuğumuz şeylerin çoğu geçen haftadan, dünden, hatta seansın kendisinden gelir. Döngünün Dört Parçası serisinde anlattığım gibi, döngüyü anlamanın en iyi yolu, onun bugün nasıl işlediğine somut olarak bakmaktır.
Geçmiş bugünde yaşar
Peki geçmiş hiç konuşulmaz mı? Konuşulur, ama farklı bir amaçla. Geçmişe, bugünü anlamaya yardım ettiği ölçüde bakarız.
Diyelim ki biri her eleştiride derinden yaralandığını ve hemen geri çekildiğini fark ediyor. Bir noktada şu soru doğal olarak gelir: “Bu his size tanıdık mı? Daha önce ne zaman böyle hissetmiştiniz?” Cevap bazen bir çocukluk anısıdır, bazen bir gençlik deneyimi. Ama bu anıya, onu kazımak için değil, bugünkü tepkinin nereden geldiğini görmek için bakarız.
Geçmiş, bir müzede sergilenen bir eser gibi değil, bugünkü ilişkilerimizin içinde yaşayan bir şey olarak ele alınır.
Suçlamak değil, anlamak
“Ailemi suçlamak istemiyorum” kaygısına da değinmek gerek. Bu yaklaşımın amacı ebeveynleri yargılamak değildir. Aksine, döngülerin kökenini anlamak çoğu zaman suçlamadan çok şefkat getirir.
Bir çocuğun kendini koruma biçiminin ne kadar akıllıca olduğunu görmek, insanın kendisine daha anlayışlı bakmasını sağlar. Ebeveynlerin de kendi döngüleri, kendi yaraları, kendi sınırları olduğunu fark etmek, onları kusursuz ya da kötü figürler olmaktan çıkarıp gerçek insanlar olarak görmeyi mümkün kılar.
Neden yalnızca bugünle yetinmiyoruz?
Bu noktada makul bir soru gelebilir: Madem odak bugün, neden geçmişe hiç bakıyoruz?
Çünkü bir beklentinin nereden geldiğini görmek, onun gücünü azaltır. “Bir şey istersem reddedilirim” duygusu, mutlak bir gerçek gibi yaşandığında insanı tamamen esir alır. Ama bunun bir zamanlar, belirli bir ilişkide öğrenilmiş bir beklenti olduğunu fark ettiğinizde, ona biraz mesafeyle bakabilirsiniz: “Bu, o zamanın gerçeğiydi. Bugün de öyle olmak zorunda değil.”
Tempo sizde
Bir de şunu bilmenizi isterim: Neyi ne zaman paylaşacağınıza siz karar verirsiniz. Zor anıları, ağır deneyimleri ilk seanslarda anlatmak zorunda değilsiniz. Bazı şeyler hiç konuşulmadan da süreç ilerleyebilir. Güven arttıkça, paylaşmak istediğiniz şeyler zaten kendiliğinden gelir.
Geçmişe bakmak, onu kurcalamak ya da yeniden yaşamak için değildir. Bugünü özgürleştirmek içindir.

