Hep Kurtaran Taraf yazısının kapak görseli

Hep Kurtaran Taraf

Deniz’in telefonu gece yarısından sonra çalıyorsa, arayanın kim olduğunu tahmin etmek zor değildir. Belki ayrılığın eşiğindeki bir arkadaşı, belki işini kaybetme korkusuyla uyuyamayan bir kuzeni, belki de her zamanki gibi annesi. Deniz açar. Hep açar. Sesi sakin, cümleleri yerli yerindedir. Karşısındakinin panik dalgası, onun kıyısına vurunca biraz yatışır. Telefon kapandığında karşı taraf rahatlamıştır. Deniz ise saatlerce tavana bakar.

Otuz dört yaşında. İş yerinde, bir proje batmak üzereyken çağrılan kişi o. Arkadaş grubunda doğum günlerini hatırlayan, taşınmalarda koli taşıyan, kavgaları yatıştıran da o. Herkes onun için aynı şeyi söyler: “Deniz olmasa ne yapardık?”

Kimse ise şunu sormaz: Deniz nasıl?

Aslında soranlar oluyor. Ama Deniz’in cevabı hazırdır: “İyiyim, boş ver beni. Sen anlat.” Konu hemen karşısındakine döner. Bu dönüş öyle ustaca, öyle hızlıdır ki çoğu insan kendisine bir soru sorulduğunu bile fark etmez.

Döngünün halkaları

İlişkilere dinamik bir gözle baktığımızda, tek bir davranıştan çok, kendini tekrar eden bir halkalar zinciri görürüz.

Deniz’in zincirinin ilk halkası, ne yaptığıdır: Verir, taşır, onarır. Kendi ihtiyaçlarını ise masaya hiç koymaz.

İkinci halka, beklentisidir. Deniz bunu hiçbir zaman yüksek sesle söylemez, belki kendine bile söylemez. Ama içinde sağlam bir inanç vardır: “Bir şey istersem yük olurum. Yük olursam giderler.” Sevilmenin yolu, ihtiyaç duyulmaktan geçer. İhtiyaç duyulmayan biri ise kolayca unutulabilir.

Üçüncü halka, başkalarının ona nasıl karşılık verdiğidir. Burada kötü insanlar yok. Çevresindekiler, Deniz’in onlara gösterdiği şeye karşılık veriyor: güçlü, her şeyi idare eden, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan birine. Böyle birine derdini anlatırsın; onun derdini sormak aklına gelmez. Böylece Deniz’in korktuğu şey, kendi eliyle kurduğu düzenin içinde gerçekleşir: Kimse onu görmez.

Dördüncü halka, Deniz’in bütün bunların sonunda kendine nasıl davrandığıdır. Bazı geceler içinden bir kırgınlık yükselir: “Ben herkese koşuyorum, bana kim koşuyor?” Ama bu cümle belirir belirmez başka bir ses devreye girer: “Ne bencilce. Onların derdi daha büyük.” Kırgınlık bastırılır, yerini yorgunluk alır. Ertesi gece telefon yine çalar. Deniz yine açar.

Bu rol nereden geliyor?

Deniz’in çocukluğuna baktığımızda tanıdık bir sahne görürüz: annesinin dertlerini dinleyen, evdeki gerginliği ilk sezen ve yatıştırmaya çalışan küçük bir kız. Belki ondan açıkça bir şey istenmemiştir. Ama evde ancak “sorunsuz” olduğunda, başkalarının yükünü hafiflettiğinde bir yer bulabildiğini öğrenmiştir. Bu, bir çocuk için son derece akıllıca bir uyumdur. Onu o evde ayakta tutan şey budur.

Sorun, bu uyumun bir yetişkinin hayatına olduğu gibi taşınmasıdır. Artık Deniz’i kimse bu role zorlamıyor. Ama rolü bırakmak ona hâlâ tehlikeli geliyor.

Seanslarda

Böyle biriyle çalışmaya başladığınızda döngü genellikle çok geçmeden seanslarda da belirir. Deniz geç kalmamaya özen gösterir, hiçbir şeyi aksatmaz, “zor bir danışan” olmamak için elinden geleni yapar. Bir seansın ortasında, danışmanının yorgun göründüğünü düşünüp özür dileyebilir: “Sizi de çok yordum, kusura bakmayın.” Burada bile kendi derdinden önce karşısındakinin iyiliğini gözetir.

Bu an çok değerlidir. Çünkü döngü artık bir anlatı olmaktan çıkıp iki kişinin arasında, canlı olarak yaşanmaktadır. Danışman bunu nazikçe fark ettirdiğinde, Deniz belki ilk kez şunu deneyimleyebilir: İhtiyacı olan taraf olmak, ilişkiyi bitirmeyebilir. Hatta onu derinleştirebilir.

Kurtarıcıyı kim kurtarır?

Hep kurtaran taraf olan birinin öğrenmesi gereken şey, kurtarmayı bırakmak değildir. Cömertlik, şefkat, başkalarının acısını görebilmek gerçekten değerli özelliklerdir. Asıl mesele, bu özelliklerin bir seçim olmaktan çıkıp bir zorunluluğa dönüşmesidir.

Değişim çoğu zaman küçük bir cümleyle başlar: “Bu akşam gelemem, yorgunum.” Ya da daha zoru: “Benim de sana anlatmak istediğim bir şey var.” Bu cümleleri kurmak başta ürkütücüdür. Ama her söylenişinde, o eski inanç biraz daha çatlar. Belki de sevilmek için vazgeçilmez olmak gerekmiyordur. Belki bazen, yalnızca orada olmak yeterlidir.

Bu yazıdaki Deniz gerçek bir kişi değildir. Pek çok insanın deneyiminde karşılaşılan örüntülerden damıtılmış, kurgusal bir karakterdir.