Bir şeyi çok istersin. Aylarca, bazen yıllarca hayalini kurarsın. Uğrunda çabalarsın; o an geldiğinde nasıl hissedeceğini defalarca zihninde yaşarsın. Sonunda elde edersin. Ama tuhaf bir şey olur: Beklediğin o büyük coşku, gelir gelmez sönmeye başlar. Birkaç gün sürer, olsa olsa birkaç hafta. Sonra elindeki şey sıradanlaşıverir. Sanki hiç o kadar istememişsin gibi. Gözün ise çoktan bir sonraki şeydedir.
İnsan neden böyle?
Bunun bir kısmı, beynimizin çalışma biçimiyle ilgili. Nörobilimde “istemek” ile “hoşlanmak” iki ayrı sistem olarak ele alınır. Bir şeyin peşinden koşarken bizi harekete geçiren dopamin, elde etme anından çok beklentiye ve arayışa tepki verir. Yani heyecan avın kendisindedir, ganimette değil. Zirveye vardığımızda coşkunun buharlaşması bundandır: Asıl keyif tırmanıştaydı. Tepede bizi bekleyen ise sessiz bir boşluk.
Bir de şu var: Her şeye alışırız. Psikologların “hazcı uyum” dediği durum bu. İyi ya da kötü, başımıza ne gelirse zamanla sıradanlaşır, yeni normalimiz oluverir. Yeni bir araba alırsın, bir süre parlar; sonra sadece araba olur. Eşik hep biraz daha yükselir, bir dahakine daha fazlası gerekir.
Schopenhauer bunu güzel anlatır: İnsan hayatı bir sarkaç gibi acıyla can sıkıntısı arasında salınır durur. Arzularken acı çekeriz, çünkü o şey elimizde değildir. Elde edince de içimize bir boşluk çöker. O boşluğa dayanamayıp hemen yeni bir arzu buluruz. Koşu bu yüzden hiç bitmez.
Ama bu açıklamalar hikâyenin yalnızca yarısı. Dopamin herkeste aynı çalışır; oysa bazılarımız bu koşuda çok daha hızlı, çok daha yorgun koşar. Asıl soru belki de şu: Biz aslında ne istiyoruz?
Bu soruyu biraz kurcaladığımızda, istenen şeyin arkasından çoğu zaman bir başka istek çıkar: görülmek. Takdir edilmek. “Artık yeterlisin” diyen bir ses duymak. Terfi, not, ev, onaylanan bir ilişki… Hepsi, bu sesin taşıyıcısı olur.
Bu isteğin kökleri genellikle eskidir. Sevginin ve ilginin bir başarıya bağlı geldiği, “aferin”in ancak birinci olunca duyulduğu yerlerde büyüyen biri, zamanla şunu öğrenir: Değerim, en son elde ettiğim şey kadardır. Bu öğrenme bir zamanlar anlamlıdır; çocuğa neyin karşılık bulduğunu gösterir. Yetişkinlikte ise sessizce bir döngüye dönüşür.
Döngü şöyle işler: Bir hedef koyarsın. Ona ulaşınca sonunda rahatlayacağını, belki de başkalarının seni gerçekten göreceğini umarsın. Ulaşırsın. Çevrendekiler tebrik eder, birkaç gün alkışlar, sonra hayat akmaya devam eder. Onlar için olağan bir andır bu. Sana ise alkışın bu kadar çabuk dinmesi, beklediğin o derin kabulün yine gelmediğini fısıldar. Ardından içerideki tanıdık ses devreye girer: “Demek ki yetmedi. Daha fazlası lazım.” Ve yeni bir hedef belirlenir.
Sorun elde ettiklerinde değil, o şeylere yüklediğin görevde. Hiçbir terfi, hiçbir ev, çocukken duyulmamış o “yeterlisin” cümlesini geriye dönük olarak söyleyemez.
Peki, neden durmak bu kadar zor?
Çünkü durduğumuzda kendimizle baş başa kalırız. Orada da çoğu kez bakmak istemediğimiz duygular bekler bizi. Bir araştırmada insanlardan on beş dakika boyunca hiçbir şey yapmadan, yalnızca kendi düşünceleriyle oturmaları istenmiş. Katılımcıların önemli bir kısmı bu sessizliğe dayanamamış; canı sıkılmasın diye kendine küçük elektrik şokları vermeyi seçmiş. Pascal yüzyıllar önce aynı şeyi söylemişti: İnsanın bütün dertleri, bir odada tek başına sessizce oturamamasından gelir.
Yeni bir hedef, içimizdeki huzursuzluğa karşı bir uyuşturucu gibidir; peşinden koştukça o odaya girmek zorunda kalmayız. O odada bekleyen duygu ise çoğu zaman şudur: Olduğum hâlimle yeterli olmayabilirim korkusu.
Yetinmek, hayallerinden vazgeçmek ya da tembellik değildir. İstemek de, çabalamak da, üretmek de güzeldir; hepsi insanidir. Tuzak, arzunun kendisinde değil, arzuya başka bir iş, kendini değerli hissettirme işini yüklemekte. “Şunu da elde edersem artık tamam” inancında. Oysa o “tamam” hiç gelmez, çünkü doldurmaya çalıştığımız boşluk dışarıda değil, ilişkilerimizin içinde açılmıştır.
İyi haber de burada: İlişki içinde açılan bir boşluk, yine ilişki içinde onarılabilir. Başarıya değil, insanın kendisine yönelen bir ilgiyi deneyimlemek; bir şey elde etmeden de görülebildiğini fark etmek… Bu bazen bir dostla, bazen bir eşle, bazen de düzenli seanslarda, güvenli bir ilişkinin içinde yaşanır. Ve yavaş yavaş, içerideki o ses de değişmeye başlar.
En zoru, en cesurcası da şu galiba: Koşmayı bırakıp o odaya girebilmek. Orada bekleyen duyguyla yüzleşmek. Belki de sonunda şunu görmek: Kaçmana gerek yokmuş. Aradığın şey hiçbir zaman zirvenin tepesinde değildi. Durup kendinle kalabildiğin, olduğun hâlinle görülebildiğin o sessiz anın içindeydi.

