Raif Efendi’nin Görünmezliği yazısının kapak görseli

Raif Efendi’nin Görünmezliği

Bu yazı, Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna romanının sonuna dair bilgiler içeriyor.

Kürk Mantolu Madonna’yı okuyan hemen herkes, kitabın ilk sayfalarındaki Raif Efendi’yi neredeyse fark etmeden geçer. Sanki fark edilmemek için yazılmıştır: Ankara’da bir şirketin tercümanı, masasında sessizce çalışan, kimsenin dikkatini çekmeyen, iş arkadaşlarının alaylarına bile karşılık vermeyen silik bir adam. Anlatıcı bile onu önce sıradan, hatta biraz acınası bulur.

Sonra bir defter çıkar ortaya. O silik adamın içinde kimsenin tahmin edemeyeceği kadar derin, kırılgan ve tutkulu bir dünya olduğunu öğreniriz.

Görünmez bir adam

Raif Efendi evde de görünmezdir. Karısı, çocukları, evdeki akrabalar onunla konuşurken bile onu görmez. Ev ondan geçinir ama ona yer açmaz. Raif ise itiraz etmez. Kırıldığı her an biraz daha içine çekilir.

Kolay bir okuma, Raif’i çevresinin kurbanı olarak görmektir. Oysa ilişkilere dinamik bir gözle bakınca daha karmaşık bir tablo çıkar. Raif’in görünmezliği yalnızca başkalarının ona yaptığı bir şey değildir. Bir ölçüde, kendisinin de sürdürdüğü bir döngüdür.

Berlin’deki genç adam

Defterde, yıllar önce Berlin’e gönderilmiş genç Raif’le tanışırız. Bir sergide, kürk mantolu bir kadın portresinin önünde donup kalır. Resmi yapan ressam Maria Puder’le yollarının kesişmesi, Raif’in hayatındaki belki de tek gerçek görülme deneyimidir. Maria, onun içindeki o sessiz derinliği fark eder. Raif ilk kez, olduğu hâliyle birine yakın olabileceğini hisseder.

Ama bu yakınlıkta bile Raif’in tanıdık bir hareketi vardır: beklemek. İstememek, sormamak, ısrar etmemek. Maria’nın her sözünü, her uzaklaşmasını bir hüküm gibi karşılar. Yakınlık onu mutlu eder, ama aynı zamanda korkutur. Her an kaybedeceğini düşünür.

Mektuplar kesildiğinde

Romanın kırılma noktası, Raif’in Türkiye’ye dönmesinden sonra gelir. Maria’dan gelen mektuplar kesilir. Raif bu sessizliği tek bir şekilde okur: Terk edildim. Sessizliğin başka bir nedeni olabileceğini, Maria’ya bir şey olmuş olabileceğini sorgulamaz. Israrla aramaz, gidip bakmaz. İçindeki eski inanç kanıtını bulmuştur: “Zaten sevilmeyecektim.”

Yıllar sonra gerçeği öğrendiğinde, o sessizliğin bir terk ediliş değil, çok daha acı bir şey olduğunu anlar. Ama artık çok geçtir.

Bu sahnenin bu kadar yıkıcı olmasının nedeni belki de şu: Raif’in kaybettiği şey yalnızca Maria değildir. Kendi beklentisinin gerçeği ne kadar çarpıtabildiğini, sorulmayan tek bir sorunun bütün bir hayatı nasıl değiştirebildiğini de görürüz.

Döngünün halkaları

Raif’in hikâyesini, tekrar eden bir döngünün dört halkası olarak okuyabiliriz.

Ne yapıyor? Geri çekiliyor. Kendini göstermiyor, bir şey istemiyor, sessizliği seçiyor.

Ne bekliyor? Değer görmeyeceğini, sonunda bırakılacağını.

Başkaları ne yapıyor? Geri çekilen, hiçbir şey istemeyen birine insanlar kolayca alışır ve onu görmemeye başlar. Ailesi de iş arkadaşları da Raif’in sunduğu görünmezliği kabul eder.

Kendine ne yapıyor? Görmezden gelinmeyi hak ettiğini düşünür. Duygularını bir deftere, kimsenin okumayacağı bir yere hapseder.

Döngü kendini böyle besler: Görünmemek, görülmemeyi getirir. Görülmemek de görünmemenin haklı olduğunu kanıtlar.

Yakılması istenen defter

Romanın belki en anlamlı ayrıntısı şu: Raif, hastalandığında defterini anlatıcıya verir ve yakılmasını ister. Ama onu yakmadan önce bir başkasının eline bırakır. Bir yanı iz bırakmadan kaybolmak isterken, bir yanı son bir kez görülmek ister.

Anlatıcı o geceyi defteri okuyarak geçirir. Raif, hayatının sonuna doğru, bir başkasının gözünde ilk kez bütün derinliğiyle var olur.

Bu bize tanıdık bir şey anlatıyor. Pek çok insan içindeki dünyayı bir defterde, bir günlükte ya da yalnızca zihninde saklar. Kimseye göstermez, ama birinin görmesini de derinden ister. Seanslarda yaşanan en değerli anlardan biri, o defterin, yani içeride saklananın, ilk kez bir başkasıyla paylaşıldığı andır. Sessiz kalmayı öğrenmiş biri için bu hem ürkütücü hem de iyileştiricidir.

Raif Efendi için çok geç olmuştu. Ama belki bizim için hâlâ zaman vardır: bir soruyu sormak, bir mektubun peşine düşmek, “Beni görüyor musun?” diyebilmek için.